Sandığın Gölgesindeki Hayalet: Seçim Her Şey midir?

Sandığın Gölgesindeki Hayalet: Seçim Her Şey midir?
Yayınlama: 14.01.2026
8
A+
A-

Günümüzde siyaset denilince zihnimizde canlanan ilk görüntü, önünde uzun kuyrukların oluştuğu o şeffaf plastik kutu:
Sandık. Demokrasiyi sandığa, siyaseti ise sadece seçime indirgediğimiz bir çağdan geçiyoruz.
Ancak Şi Cinping’den Putin’e, Trump’tan küresel ölçekteki pek çok popülist lidere baktığımızda karşımıza devasa bir paradoks çıkıyor: Demokrasinin en temel aracı olan seçimler, nasıl oluyor da kimi zaman otoriter rejimlerin meşruiyet zırhına dönüşebiliyor?
Bilmeliyiz ki İnsanın varoluş mücadelesi iki ana sütun üzerine yükselir: İçsel disiplin (ahlak) ve toplumsal düzen (siyaset).
Aslında ahlak, bireyin kendi iç dünyasında yürüttüğü bir “mikro politika”, siyaset ise bu ahlakın toplum ölçeğindeki “makro” yansımasıdır.
Bugün yaşadığımız küresel krizin temelinde, bu iki alan arasındaki organik bağın kopması yatıyor.
Ahlak ve etikten azade bir siyaset, ruhunu kaybetmiş, sadece güç devşiren soğuk bir mekanizmaya dönüşür.
Böyle bir mekanizmada toplumun genel mutluluğu değil, gücü elinde tutan mekanizmanın bekası önemsenir.
Çoğunluğun tahakkümü mü, ortak İyi mi?
Antik Yunan’dan bu yana filozoflar bizi Demokrasinin yozlaşma potansiyeli konusunda hep uyarıyor.
Eğer demokrasiyi sadece “sayıca üstün olanın iradesi” sığlığına hapsedersek, karşımıza “kamu yararı” değil, belirli bir grubun çıkarlarını kutsayan bir “çoğunluk diktatoryası” çıkar.
Antik dünyada “tiranlık” olarak kodlanan bu durum, bugünün partizan ve dışlayıcı yönetim anlayışlarının da ana kaynağıdır.
Peki, sayısal gücü nasıl erdemli bir yapıya dönüştürebiliriz?
Formül aslında binlerce yıl öncesinden bize fısıldanıyor: Aristoteles’in “Politeia” kavramı ve Farabi’nin “Erdemli Şehir” (el-Medinetü’l-Fazıla) tasavvuru.
Politeia, (Anayasa) yönetenlerin dar zümre çıkarlarını değil, yasaların üstünlüğünü ve toplumun tamamını gözettiği o ideal sentezin adıdır. Bu kadim kavramın modern dünyadaki tek bir karşılığı vardır: Anayasal Düzen.
Toplumsal medeniyetimizin gerçek seviyesini, yasalar ile anayasa arasındaki o ince ama keskin çizgide ölçeriz:
Yasalar: Günlük ihtiyaçlara ve konjonktüre göre değişebilen, halkın “anlık taleplerine” cevap veren esnek metinlerdir.
Anayasalar: Toplumun ortak aklını temsil eder.
Halkın anlık “isteklerini” değil, ebedi “haklarını” korumakla yükümlüdür.
Anayasa, siyasi rüzgârlara karşı sarsılmaz bir kale, toplumsal iradenin geçici hışmından bireyi koruyan bir kalkandır.
Sonuç: Adalet bir sayı değildir
Ahlakın bireydeki egemenliği, siyasetin toplumdaki adaletiyle buluşmadığı sürece gerçek bir barıştan söz edemeyiz.
Modern devletin asli vazifesi, demokrasiyi bir “matematiksel çoğunluk oyunu” olmaktan kurtarmaktır.
Nihai hedefimiz; çoğunluğun sesiyle meşruiyet kazanan ancak anayasal güvencelerle dengelenen, erdemli, rasyonel ve adil bir yönetim inşa etmek olmalıdır.
Unutmamalıyız ki; adalet sandıktan çıkan bir sayı değil, hukukun erdemli bir duruşudur.
n.asln

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.