I. Kuruluş: Kanla Yoğrulan Temel
Güneşin henüz icat edilmediği karanlıklardan geldik; avuçlarımızda köz, sırtımızda dünya yükü… Bu yol ki sıradan bir geçit değil, varlığın Hüdaya açılan kapısıdır. Biz o taşların arasına kum değil, şahdamarımızdan süzülen kızıl nehirleri kattık. Her bir taş, “Lâ” tokmağıyla dövüldü ve “İllâ” mührüyle yerine sabitlendi. Biz bu yolu döşerken gökyüzünü yorgan, yeri döşek belledik; her bir adımı Tevhid’in sarsılmaz sütunları üzerine bina ettik.
II. Vazgeçiş: Masivadan Hicret
Duyun ey dünya hırslıları! Bu mukaddes yola niyet eden, önce kendi nefsini kurban sofrasına yatırır. Öyle bir vazgeçiş ki bu; gözün gördüğü, gönlün tutulduğu ne varsa –evlat, ayal, mal ve dahi hayal– hepsini eşikte bırakır. “Geç!” diyor hakikat; sevginden geç, benliğinden geç, aynadaki aksinden geç… Çünkü bu yol, iki kişilik bir yükü kaldırmaz. Ya O kalacaktır kalbinde, ya da sen kapının dışında!
III. Vuslat: Kibrit-i Ahmer ve Dönüş
Ve ey Aşk! Sen ki dokunduğun her bakırı altına çeviren o gizemli Kibrit-i Ahmer’sin. Varlığımızı senin potanda erittik, küle döndük de yine de sitem etmedik. Ey Sevgili! Sen; dervişin devranı, gurbetin sılası, dönüşlerin en muazzamısın. Ruhumuz senin iklimine doğru esen bir rüzgârdır artık.
IV. Hatime: Feda ve Şükür
Bir can dediğin nedir ki? Avuçta tutulan bir nefeslik emanet… Bizim katımızda hesabın hükmü yoktur. Göğsümüzde bin can çarpsaydı eğer, binini de senin yolunun tozuna toz eylemeye ant içmişiz. Her bir zerremiz feryat değil, şükür bestesi fısıldar.
Talip Ersöz