Son yıllarda dünya kamuoyunun gözü önünde yaşanan gelişmeler, uluslararası hukukun ve insan hakları söylemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in politikaları etrafında şekillenen çatışmalar, sadece bölgeyi değil küresel vicdanı da derinden sarsıyor.
Okulların, hastanelerin, fabrikaların ve sivil yerleşim alanlarının bombalandığı görüntüler artık sıradanlaşmış durumda. Uluslararası hukuk, sivillerin korunmasını açıkça hükme bağlarken; savaşın dili, maalesef her geçen gün daha da sertleşiyor. Bu tablo karşısında “gelişmiş” ve “uygar” olarak tanımlanan Batılı ülkelerin büyük bölümünün Amerika Birleşik Devletleri’ne koşulsuz destek vermesi, çifte standart eleştirilerini beraberinde getiriyor.
Bölge ülkelerinin önemli bir kısmının siyasi, askeri ve ekonomik olarak Washington’a bağımlı olması, dengeleri daha da karmaşık hale getiriyor. Bu durum doğal olarak İran’ı hedef tahtasına yerleştiriyor. İran’ın politikaları elbette tartışılabilir; ancak mesele yalnızca bir ülkenin rejimi ya da ideolojisi değil. “Molla rejimi” söylemi üzerinden yürütülen propaganda dili, çoğu zaman sivillerin yaşadığı dramı görünmez kılıyor.
Benzer şekilde, Körfez’de monarşiyle yönetilen ülkeler söz konusu olduğunda demokrasi ve insan hakları söyleminin geri plana itilmesi, Batı’nın ilkesel değil çıkar odaklı bir tutum benimsediği yönündeki kanaati güçlendiriyor. Eğer mesele gerçekten demokrasi ise, neden bazı yönetim biçimleri için yüksek sesle eleştiri yapılırken, diğerleri için sessizlik tercih ediliyor?
“Taşıma demokrasi” söylemiyle yapılan müdahalelerin sonuçları ise ortada. Afganistan, Irak, Suriye ve Libya… Bu ülkelerde yaşanan yıkım, dış müdahalelerin istikrar ve refah getirmediğini; aksine uzun süreli kaos, otorite boşluğu ve insani krizler doğurduğunu gösteriyor. Demokrasi söylemi ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurum, hafızalara kazınmış durumda.
Bir başka tehlikeli boyut ise mezhep eksenli kutuplaşma. Müslüman toplumların kendi içlerinde ayrıştırılması, gerilimlerin derinleştirilmesi ve bölgesel rekabetlerin dini kimlik üzerinden kurgulanması, daha büyük çatışmaların zeminini hazırlıyor. Bu senaryodan kazançlı çıkanın halklar değil, güç dengelerini kendi lehine şekillendirmek isteyen aktörler olduğu açık.
İnsanlık, bir yandan teknolojik ilerlemenin zirvesini yaşarken diğer yandan bu teknolojinin yıkıcı gücüyle yüzleşiyor. Akıllı bombalar, insansız hava araçları ve yüksek hassasiyetli silah sistemleri, savaşın “daha steril” olduğu iddiasını boşa çıkarıyor. Yıkım hâlâ yıkım; acı hâlâ acı.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, sloganlar ya da propaganda değil; samimi bir uluslararası hukuk anlayışı ve sivilleri merkeze alan bir vicdan siyaseti. Hangi ülke olursa olsun, hangi rejimle yönetilirse yönetilsin, sivil hayatı hedef alan her saldırı açıkça kınanmalı. Çifte standartlar, yalnızca adaletsizliği derinleştirir.
İran’ın yaşadığı sıkışmışlığa sevinen ya da herhangi bir halkın acısından siyasi çıkar devşirmeye çalışan herkes, aslında insanlığın ortak değerlerine zarar veriyor. Çünkü mesele yalnızca devletlerin rekabeti değil; insan hayatının değeri ve geleceğimizin nasıl şekilleneceği meselesidir.
Belki de asıl soru şu: Teknoloji çağında insanlık gerçekten ilerliyor mu, yoksa sadece yıkım kapasitesini mi büyütüyor? Bu soruya verilecek cevap, önümüzdeki dönemin ahlaki pusulasını da belirleyecek.