Suriye konuşulurken Türkiye’de kurulan dil masum değil. “Esad artığı” denildiğinde hedef alınanın sadece bir diktatör olduğu söyleniyor. Bu doğru değil. Bu söz, yıllardır Alevilere yöneltilen mezhepçi nefretin güncellenmiş hâlidir. Açık konuşalım: Hedef alınan Esad değil, Alevilerdir.
Suriye’de Aleviler yalnızlaştırıldı, öldürüldü, yerinden edildi. Ama asıl tehlikeli olan, bu yaşananların Türkiye’de meşrulaştırılmasıydı. Medyada, sosyal ağlarda, siyaset dilinde rejimle halk arasındaki fark bilinçli olarak silindi. Alevi olmak, kolektif bir suç gibi sunuldu. “Esad artığı” ifadesi, bu zihniyetin en çıplak özetidir.
Bu dil sayesinde Alevi siviller görünmez kılındı. Öldürüldüklerinde sessizlik hâkim oldu. Sürgün edildiklerinde “ama”larla başlayan cümleler kuruldu. Çünkü Aleviler, hâkim anlatıya göre zaten “yanlış taraftaydı”. Onların acısı pazarlık konusuydu.
Daha da vahimi şu: Kendini muhalif, demokrat, insan hakları savunucusu olarak tanımlayan birçok çevre de bu dili sorgulamadı. Rejim eleştirisi adı altında mezhepçi bir nefrete göz yumuldu. Çünkü mesele Aleviler olunca ilkeler askıya alındı.
Bu dil sadece Suriye Alevilerini hedef almadı. Türkiye’de yaşayan Alevilere de açık bir mesaj verdi: Gerekirse sizi de gözden çıkarırız. Bu ülkede Alevilerin hayatının ne kadar koşullu olduğunu bilenler için bu yeni bir durum değil. Ama Suriye savaşıyla birlikte bu gerçek daha pervasız biçimde dile getirildi.
Şunu net söylemek gerekiyor: Kimliği suç haline getiren her dil faşizmdir. Bunu yumuşatmaya gerek yok. Alevileri kolektif olarak “rejim artığı” ilan edenler, şiddetin ideolojik zeminini hazırlar. Bugün Suriye’de, yarın başka bir yerde.
Ben bu yazıyı bir rejimi savunmak için yazmıyorum. Bir yalana itiraz ediyorum. Rejimler yıkılır, iktidarlar değişir. Ama mezhepçi nefret kalıcıdır. Ve bu nefretle ne adalet kurulur ne barış gelir.
“Esad artığı” dediğinizde kimden söz ettiğinizi bir kez daha düşünün. Çünkü o kelimenin ucunda bir diktatör değil, bir halk var.