MİLLİ BEDEN, BAĞIMSIZ BEYİN VE RUHLARIN;
İLİM İLE, BİLİNÇLİ, YAPICI, HAKKA SARILARAK HAYRI HEDEFLEDİĞİ TEPKİLER!
ANADOLU ALEVİ HAREKETİ
Alevi-Sünni Kardeşliği Çalışma Grubu
YOK OLAMAZ EFENDİM!
DEVLET ALEVİ İBADET YERLERİNE KÜLTÜR YERİ ADI VERİYORMUŞ…!
Önce şunu soralım, bu ve benzer konularda bir tepki verildiğinde bir suçlama yapıldığında, bir kara çalınacağında neden “DEVLET” tanımı kullanılır?
Devlet nedir? Kimdir? Nelerden, kimlerden oluşur? Türklerde Töre, devlet tanımı ve inancı bilinmesi, göz önünde bulundurulması gereken büyük önem taşıyan bir gerçektir.
Devlet, “yasama, yargı, yürütme” olmak üzere üç temel öge ile teşkil olmuştur. Bu her öge kendine bağlı bir takım kurum ve örgütlenmelerle varlığını sürdürür. Bu ögeler bütün güç, birim ve işlevleri ile; vatan/toprak bütünlüğü, ulusun bütünlüğü ve bağımsızlığı, ülkenin tam bağımsızlığı bölünmez bütünlüğünü sağlamak korumaktır! Bu kutsal, ihmal edilmez sorumluluğu (bu aynı zamanda bu vatanın kadın erkek her evladının, kendini bu toprağa ait hisseden her bireyin sorumluluğudur.) çerçevesinde; bu topraklara ve bu topraklarda yaşayan her canlıya gereken tüm ihtiyaçları sağlamaktır.
Bilindiği gibi bütün bu ögeler, kendi kurumsal varlığı yerinde ebedi olmasıyla birlikte her birimin yönetim ve hizmetlileri için “ehliyet ve seçim” şartı vardır. Yani kurumlarıyla devleti oluşturan gerekli tüm yapılar toprak ve millet var oldukça sabit var olacaktır ama bu kurumlarda var olan hiçbir grup, birey hiç kimse ebedi olamayacaktır. Bunun da sağlayıcısı millettir.
Evet, bu vatan da, ALEVİ gerçeğinin varlığı inkarı mümkün olmayan bir konudur!
Bu öyle bir gerçek ki, sayısal varlığı, enerjisi, konumu, tepki kabiliyeti ve tarihsel, coğrafi, siyasi, kültürel bilgi, birikim, tecrübesi onları bu coğrafyada göz ardı edilmez bir konuma yerleştirmiştir.
Bu neden ile ülkemiz içerisinde ve dışında dost düşman her çevre, her kurum, her sosyal ve siyasi, düşünsel ve inançsal yapı, teşkilat ve hatta her devlet özellikle de bu toprakların egemen devleti, milleti, bu topraklarda kök salmış töre, milli değerler ve bu toprakta sarsılmaz bir hal ile varlığın sürdüren din ile sorunları, hesapları olan tüm güçler Alevileri ilgi ve faaliyet alanları içine alarak kendi çıkarlarıyla ilgili sorunlarını çözmek, hesapladıkları sonuçlara ulaşabilmek; Türkiye’yi ve Türk milletini, Türk töresini ve İslam dinini yok edebilmek, vurabilecekleri her darbeyi vurabilmek için tüm güç ve olanaklarını seferber etmişlerdir.
Acaba Türkiye’de Aleviler kitlesel bir öneme; tarihsel, siyasi, kültürel, toplumsal bilgi ve birikime, sosyal enerji, tepki ve eylem kabiliyeti, birlik anlayışı gibi özelliklere sahip olmasaydı; zayıf, sayısal azınlıkta, sosyalleşme yoksunu, tembel bir topluluk olsaydı; onlar üzerinde içte ve dışta bu denli ilgi, bu korkunç uğraşlar olur muydu?!
Bu hileler, bu çirkin uğraşlar; hiçbiri Alevilerin kendi gerçeği, hakkı, yararı için değil. Hiçbiri, Hakkın rızası gözetilerek değil. Hepsi, Alevileri Alevilikten koparmak, uzaklaştırmak için! Kendi çıkarlarına ulaşmada binek ayarlamak için! Kendi yırtıklarını yamamak için!
Devlet değil! Ülkemizde meclisi oluşturan oy hakkına sahip çoğunluğun oluşturduğu grup da nedense ısrarla kendince bildiği uygun gördüğü bir yaklaşım, konuyla ilgili bazı çalışmalar içinde; bu durum karşısında her birimiz ne yapılması gerektiği konusunu bilgi, titizlik, yapıcılık, iman dahilinde Hakka bağlı yol evladı karakteriyle, inancına ve töresine zarar getirmeden tepkisini göstermelidir. Her batıl karşısında hak olan alternatifi edep ve erkanına sadık kalarak ortaya koyabilmeli ve onu savunmalıdır. Bu doğal ve aynı zamanda hak olan tepkidir!
Ama bu tepki, bu karşı duruş; Alevilerin varlık gerçeğine uygunluk ve sadakat içerisinde ise, Hakkın rızası gözetiliyorsa, şuurlu bir imana, ait olunan dini ve milli değerlere bağlılık üzere ise. Yani işin hilesine kaçmadan! Milli olmayan bir şuurla dış güçlere tutunmadan, Art niyet ve gizli emeller olmadan, çıkar hesapları yapılmadan…!
Gelelim “KÜLTÜR” dayatmasına; şimdi kültür tanımlamasına karşı olanların alternatifi nedir?
“DİN” mi? Devlette, millette sizi hangi tanımlamayla tanısın?
Neden çoğunluk dernek ve vakıfların kimliği “Kültür” olarak tanımlanmış?
Karşılaştıralım kaç adet “İNANÇ, İBADET” tanımlamasıyla Alevi dernek ve vakıf var?
Doğru ve güzel “Cem evlerimiz ibadethanelerimizdir!”
İbadet ne demektir?
İbadet: Arapça bir kelime olup “abd/kul” kökünden türetilmiştir. Kulluk, itaat, tapınma, boyun eğmek… manalarına gelmektedir. Özetle bir genelleme yapmak gerekirse ibadet; dinsel bir kavramdır ve anlam ve eylem olarak tüm dinlerde olduğu gibi İslam dini temel kaynağı Kuran-ı Kerimde birçok yerde kullanılmıştır. Bu ayetlere baktığımızda “ibadet” kelimesi hakkında en sağlıklı bilgi elde edilecektir.
Örneğin: Fatiha suresi, 5. ayette; abd/kul kökeni (biz) zamiri ile kullanılarak, kulluk/ibadet ederiz manasıyla “yalnız sana kulluk/ibadet ederiz” bilgisi olarak buyrul-muştur.
Bakara suresi, 21. ayette; yine aynı kökten “ibadet ediniz” manası kullanılarak şöyle buyrulmakta: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Böylece korunanlardan olursunuz.”
Kısaca şöyle diyebiliriz, İbadet: Tüm varlığın sahibi, onları en iyi bilen, daima onların hayrını, korunmasını isteyen merhametli, sevecen yaratıcısı, kulluğa layık olan Tanrıya, buyrukları, rızası yönünde yapmamızı mana/içerik ve fiil/şekil olarak bildirdiği, tavsiye ettiği, yap/yapma veya şöyle yap/şöyle yapma veya şu ya da şunlar gibi yap, şu ya da şunlar gibi yapma yönlendirmesiyle/hidayet edişiyle buyurduklarıdır. İbadet konularını, içeriği ve yer, zaman ve şeklini ibadet edilen belirler ve emreder.
Bu asli tariften sonra ayrıca şu açıklamayı yapmak kaçınılmaz, mutlak bir gerçektir.
İbadet: Düşünce, irade, güç sahibi olarak yaşayan insanın bütün niyet, düşünce ve fiilleridir.
İbadet: İnsanın aklı erdiği andan itibaren; Tanrıyı ve rızasını, yaratılış gayesini göz önünde bulundurup fıtratı ve insani değerlere sarılarak insan olma bilinciyle gerçekleştirdiği bütün niyet, düşünce ve amel/fiillere denir. Nefes almaktan ölüm anına kadar yapılan her şey ibadettir. Namazda, oruçta, hac da, zekat da, cem de, semahta de, musahiplik te, rızalık da, sadaka da, aç olanı doyurmak, yetimin başını okşamak, muhtaç olanın ihtiyacını gidermek, yalan, zulüm, zalim, kan dökme, sömürü… gibi şeylerden kaçınmak, haksız savaşlara karşı olmak, haklı savunmalar, vatan, millet, şeref, insanlık, adalet uğruna yapılması gereken savaşlardan kaçmamak, iyiliği tavsiye etmek kötülüklere mani olmak, Allah’ın şiarlarını canlı ve yükseklerde tutmak, bayramları bayram bilmek kutlamak, matemleri matem bilmek yas tutmak (Muharrem ayını ibret bilerek anmak, matem tutmak) … yani yaşarken yapılan her amel ibadettir.
Şimdi gelelim “ibadet yeri/mekânı/evi” kavramına; bu kavram Ehli sünnet toplumunda “Cami”, Şia toplumunda “Mescit” bugünün Alevi toplumunda “Cem evi” adlandırılmıştır. Elbette Ehli sünnette, “Mescit” adı da aynı gaye ama birkaç farklı nedenler eklendiği konumlarda kullanılmaktadır.
Bugün ülkemizde tartışma konusu yaratma heveslileri (üstelik çoğu da ne cami ne cem evi ehli olmadıkları halde) “Cami-Cem evi” konusunu dillerine dolamış iki zıtlık keşfetmiş, bundan (ya kendine ya perde arkasındaki sahiplerine) ne yontarım peşinde! Elbette samimi olarak tepki duyan inançlı, değerlerine sahip çıkan, geçmişine, geleneğine, töresine bağlı pak ve mazlum, bu topraklara ait Alevi canlar bu sözün muhatabı değildir. Kim ibadet mekanına ne adı verirse versin. Bunca mala/mülke, para/pula, şöhrete/makama, ateşe/taşa, siyasete/siyasilere, sahibine/çıkar sağladığı yere kulluk yapanlar varken; Alevilerin ibadet yerleri, bu yerin tanımsal adı mı tartışma konusu?
Cem evi mi? Cami mi? Her ikisi de aynı manada olup hiçbir içerik farkı yoktur! Her ikisi de toplanma yeri, toplanılan yer anlamındadır. Alevilerde “Cem evi” tanımlaması 1970’lerden sonra ortaya çıkmıştır. Alevinin ibadet yeri öncelikle yaşadığı evi ve yurdudur. Bunun dışında, Aleviler ibadetlerini “Dergâh, Tekke, Zaviye gibi yerlerde yapmışlardır ve ibadetin yapıldığı oda, salon veya bölüme “Meydan” denmiştir.
Gerçek ne isimdir, nede bina!
Konu isimi ne olursa olsun, yeri nerde olursa olsun, nasıl bir şekilde yapılmış ve nasıl görünümle olursa olsun hatta kurulmuş bina olmasa bir dağ başında belirlenmiş ne duvarı ne damı olmayan bir toprak parçası olsun… bunlar konu değil!
Konunun aslı orada ne niyet ve hedef ile neler yapıldığıdır!
İslam’da çok büyük masraflarla süslenmiş koca koca kubbeler, minareler, avizeleri olan ibadet mekanları yoktur. Bu Emevî anlayışının ürünü veya ifrat sonucu ortaya çıkmış bir sonuçtur!
Oysa konunun gerçeği bu adlandırmalarla tam karşılık bulmamıştır, doğru olan bu değildir. Doğru olan fiilin içeriği ile ilgili olmalıdır ama toplanmayla ilgili değil. Çünkü Tanrı toplanmayı buyurmuyor; kulluğun yerine getirilmesini yani ibadet edilmesini istiyor! Eğer konu adlandırma ise her ikisi de yanlış (Yapı şekli, bina olarak görünümünde eleştiri her ikisi içinde geçerlidir.)
Ulu Tanrı bu konuda uygun adı vermiştir ve bu konu ile bazı noktalara dikkat buyurmuştur. Bu yönde birkaç kutsal buyruk ile; ibadet ve ibadet edilen mekanla ilgili gerekli bilgiler edinelim.
Tevbe suresi, 107-108. ayet: “Zarar vermek, hakkı gizlemek, inananlar arasında fitne çıkarmak, önceden Allah ve Peygamberiyle savaş açanları gözlemek için mescit kuran kimseler var. Onlar, biz iyilikten başka şey istemedik diye yemin edecekler. Onların yalancı olduklarına Allah tanıktır.
Asla orada durma! Elbette, ilk günden itibaren takvâ/korunma üzerine kurulmuş Mescit de durman haktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır.
Allah, Temizlenenleri sever.”
İbadet yerleri:İbadet için hak olan yerlerdir.Tanrı ile irtibata geçilerek duyarlılık, korunma güç ve kabiliyetini yükseltmek; arınma, Tanrı sevgisini kazanmak yerleridir.
Hakka ve halka zarar vermek, doğruları gizlemek, insanlar arasında fesat çıkarmak, Tanrı ve seçkinlerine karşı düşünceler ve eylemler yapan, yapmak isteyenler, yalancıların bulunduğu, yalanlar üzere kuru yerler mescit olamaz!
İbadet yerleri bilgisini, Tanrı ve onun seçkinlerinden öğrendiğimiz gibi ibadetleri, nasıllığı, niteliği, niceliği de onlar tarafından öğrenilir. Yeryüzü serüveni dahilinde yapılan her düşünce ve fiil ibadettir. Secdelerin Tanrıya has kılınarak yapıldığı ibadetler, secdelerin arzulara, hevese, nefsin kötü isteklerine yapıldığı ibadetler. “Arzusunu Tanrı edineni gördün mü? …” (Câsiye: 23/Furkan: 43)
Elbette, yeryüzü mescit kılınmıştır ama kimse kendi kendine ibadetler buyuramaz!
İbadetler Tanrıya has olduğu gibi, belirleyen ve bildiren de odur!