ABD, yarımkürede imparatorluk hegemonyasını yeniden tesis etmeye çalışırken Trump kadar öngörülemez ve pervasız bir ABD başkanıyla hiç karşılaşmamış Havana, açıkça hedef tahtasında yer alıyor.
ABD, yarımkürede imparatorluk hegemonyasını yeniden tesis etmeye çalışırken Trump kadar öngörülemez ve pervasız bir ABD başkanıyla hiç karşılaşmamış Havana, açıkça hedef tahtasında yer alıyor.Peter KORNBLUH
ABD Başkanı Donald Trump, 11 Ocak Pazar gününe aklında Küba ile uyandı. Ülkenin çoğu henüz sabah kahvesini bile içmemişken Trump, sosyal medyada Küba hükümetini tehdit ederek, “Küba’ya artık hiçbir petrol ya da para gitmeyecek! Çok geç olmadan bir anlaşma yapmalarını şiddetle tavsiye ediyorum” dedi.
Caracas’a yönelik saldırının ardından özgüveni artan Trump’ın rotasını Küba’ya çevirmesi şaşırtıcı değil. Zaten Venezuela’daki rejim değişikliği en başından beri Küba’ya uzanan yolun bir basamağı olarak görülüyordu. Trump ve sert çizgideki Küba kökenli Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Küba’yı Soğuk Savaş sonrasının “nihai ganimeti”, yeni bir Monroe Doktrini’nin vitrini için ideal hedef olarak sunuyor. Muhafazakâr müttefiki Marc Theissen de bu çizgiyi özetleyerek, “Küba rejimi Eisenhower’dan bu yana her başkana meydan okudu. Bu serinin Donald Trump’la sona ermesi harika olmaz mıydı?” diye yazdı.Küba gerçekten de son 13 ABD başkanını ve onların saldırgan politikalarına karşı hayatta kalmayı başardı: paramiliter işgaller, suikast girişimleri, kalıcı bir ekonomik abluka ve sayısız cezalandırıcı uygulama… Ada ülkesi 67 yılı aşkın süredir kuzeydeki devasa güce karşı ayakta kalmayı başardı. Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Trump’ın tehditlerine meydan okurcasına, “Küba özgür, bağımsız ve egemen bir ülkedir. Kimse bize ne yapacağımızı dikte edemez” yanıtını verdi. Ancak Venezuela’ya yönelik son saldırıyla birlikte ABD, yarımküre genelinde emperyal hegemonyasını yeniden tesis etmeye çalışıyor ve Havana açıkça hedefte. Ülke, şimdiye kadarki en ağır ekonomik krizini yaşarken rejim, 1959 Devrimi’nden bu yana hiç olmadığı kadar kırılgan. Üstelik Küba, tüm direniş tarihine rağmen, Trump kadar öngörülemez ve pervasız bir ABD başkanıyla daha önce hiç karşılaşmamıştı; aslında bu, dünyanın geri kalanı için de geçerli.
ABD’nin Caracas’taki Maduro rejimini devirmesinin en ağır sonuçlarını, diğer tüm ülkelerden daha fazla Küba ödedi. Caracas operasyonunun “başarısı,” Havana’ya hem en yakın küresel müttefikini hem de bu uzun ve sıkı ittifaktan gelen kaynakları kaybettirdi. Ancak en acı verici olanı, ABD saldırısının 32 Kübalı güvenlik görevlisinin hayatına mal olması ve onlarcasının ABD bombaları ve kurşunlarıyla yaralanması oldu.Küba’nın kayıplarının çoğu, Venezuela devlet başkanını korumakla görevli güvenlik ve istihbarat ajanlarıydı. Ölümleri, 1983’te ABD’nin Grenada’yı işgalinden bu yana ilk kez Kübalıların ABD ordusuyla doğrudan çatışmada öldüğü anlamına geliyor. Venezuela’nın egemenliğinin kaybı Küba’nın can çekişen ekonomisinde şimdiden yankı bulmaya başladı. 3 Ocak’a kadar Venezuela, Küba’ya günde yaklaşık 30 ila 35 bin varil petrol sağlıyordu; bu da ülkenin toplam enerji ihtiyacının yaklaşık dörtte birine denk geliyordu. Küba bu petrolün bedelini nakit yerine insan hizmetleriyle ödüyordu: güvenlik görevlileri, sağlık ekipleri, teknisyenler… Hatta Küba, yaygın elektrik kesintilerine rağmen, gıda ve ilaç dahil tüm temel ihtiyaçların ithalatı için sermaye yaratmak umuduyla Venezuela’dan aldığı petrolün bir kısmını çaresizce Çin’e yeniden satıyordu. Fakat Trump yönetiminin Venezuela’nın tüm petrol endüstrisini ele geçirmesiyle birlikte Küba, ana petrol arzını kaybetti ve bunun yerine geçebilecek net bir alternatif yok.
Peki “Venezuela modeli” Küba’ya nasıl uygulanabilir? Delta Force’un Havana’ya ani bir baskın düzenleyip Küba Komünist Partisi Politbürosu’nun tamamını kaçırması zor olurdu (ama elbette imkansız değil). Ayrıca ülkenin, ABD’nin basitçe el koyarak Küba’nın ekonomik geleceğini kontrol altına alabileceği Venezuela petrolü gibi devasa doğal kaynakları da yok. O zaman bunu hangi gerekçeyle ve nasıl yapabilirler?
Trump bugüne kadar bir şeyi kanıtladıysa, o da kaprisli emperyal dürtüleri için utanmazca gerekçeler uydurabileceğidir. Zira tam bir yıl önce, Beyaz Saray’a dönüşünün ilk gününde Trump, hiçbir kanıt olmaksızın Küba’yı uluslararası terörizmin “destekçisi” olarak ilan etti. Küba’yı resmi Dışişleri Bakanlığı “Terörizmi Destekleyen Devletler” listesine (şu anda Kuzey Kore, İran ve Suriye’nin de aralarında bulunduğu) koymak, yönetimin adaya zayıflatıcı finansal yaptırımlar uygulamasını sağladı. Ancak aynı zamanda, Küba’nın Komünist Parti liderliğindeki hükümetine yönelik rejim değişikliği operasyonlarını tırmandırmak için hazır bir halkla ilişkiler gerekçesi sunuyor. Üstelik ABD’nin, devrim öncesine uzanan, Küba’yı egemen bir devlet olmaktan ziyade bir tür himaye bölgesi gibi görme geleneği var. 20. yüzyılın başında Küba’nın bağımsızlık savaşının ardından Kübalılar, bir sömürgeci güç olan İspanya’yı, çok daha yakındaki yeni bir yarı-sömürgeci güç olan ABD’yle değiştirmeye zorlandılar. ABD deniz piyadeleri ülkeyi işgal etti ve askeri baskı altında Küba yetkilileri, ABD’ye “Küba’nın bağımsızlığının korunması, can, mal ve bireysel özgürlüklerin güvence altına alınması için yeterli bir hükümetin sürdürülmesi” adına müdahale hakkı tanıyan “Platt Ek Maddesi’ni” imzalamaya mecbur bırakıldı. On yıllar boyunca Küba toplumunun neredeyse her alanına nüfuz eden ABD tahakkümü, sonunda Castro önderliğindeki devrimi mümkün kılacak yaygın bir öfke ve milliyetçi coşkuyu besledi. Trump defalarca, Küba’nın kendi kendine çökeceğini ima etti, özellikle de şu anda ABD ana petrol arzını kestiği için. “Küba kendi iradesiyle düşecek” dedi. Ancak Trump’ın rejim değiştirici ekibi bile, Küba’da bir “başarısız devlet” senaryosunun ve CIA’nin “rejimi tehdit eden istikrarsızlık” diye adlandırdığı durumun, ABD için gerçek ulusal güvenlik tehdidi olduğunu anlamış gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Küba’nın yaşadığı önceki ağır ekonomik kriz sırasında CIA, bugün yazılmış gibi duran gizli bir Ulusal İstihbarat Tahmini (NIE) hazırlamıştı. NIE, Ağustos 1993’te, temel tüketim mallarının kıtlığını ve ülke genelinde günde 10 ila 16 saat süren elektrik kesintilerini örnek göstererek, “Nüfus üzerindeki etki şimdiden yıkıcı oldu,” diyordu. “Gıda sıkıntıları ve dağıtım sorunları yetersiz beslenmeye ve hastalıklara yol açtı ve hayatta kalma koşulları daha da ağırlaşacak.” İstihbarat topluluğu, “Küba’da ciddi istikrarsızlığın ortaya çıkmasının ABD üzerinde derhal etkileri olacağını” belirtiyor; kontrolsüz büyük bir göç dalgası, Miami’deki sürgün topluluğunun kışkırtılması ve “ABD ya da uluslararası askeri müdahale baskılarının” artması gibi olasılıkları sıralıyordu. Trump yönetiminin bu en kötü kâbus senaryosundan kaçınmak istediğine dair açık işaretler var. Dışişleri Bakanı Rubio, 9 Ocak’ta Trump’ın Beyaz Saray’da topladığı petrol şirketi yöneticilerine, “İstikrarsız bir Küba bizim çıkarımıza değil,” dedi. En önemlisi, Trump’ın kendisi gazetecilere “Küba ile konuşuyoruz ve yakında daha fazlasını öğreneceksiniz,” dedi. Küba yönetimi böyle görüşmelerin yapıldığını reddetse de soru hâlâ ortada duruyor: Bu “en yakın düşmanlar” arasında herhangi bir ortak zemin mümkün mü?
Kaynak: thenation.com
Çeviren: Atahan UĞUR
Kaynak: BİRGÜN