Sayın Bahçeli barışa elini uzattığında;
Bu toprakların çocukları artık birbirlerini öldürmeyecek diye sevinmek ve umutlu olmak hepimizin hakkıdır.
Önce bir kan dursun, sonra herkes hikâyesini yüksek sesle konuşsun demiştik.
Barış; Munzur’un, Gabar’ın ve Cudi’nin zirvelerinde çocuklarımızın yarınlara kucaklaşmasıdır.
Namlu siyasetinin dinmesiyle, çöllerin derinliklerindeki onurlu bir sessizliktir.
Yaşlı ağaçların tanıklığında, mağrur çehrelerde içe akıtılan gözyaşlarında ve her tatlı su kaynağına duyulan özlemde hayat bulur.
Barış, bedel ödemiş yüreklerin teskin edilmesidir.
Barış, yıldızlarla kaplı gökyüzünün ve apaydınlık günlerin müjdecisi gibi, dökülen yaşlara inat çocuklarımızın yarına gülümseyerek bakmasıdır.
Bugünün Türkiye’sinde barışa giden yolda, siyasi liderlerin tutumu, geleceğe dair tahayyülümüzün en önemli unsurlarıdır.
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Mazimiz gibi geleceğimiz de ortaktır.
Bir ve beraberdir,” sözü; Sayın Selahattin Demirtaş’ın baş eğmeyen sakinliği üzerinden dile getirdiği, Anadolu koca bir gül bahçesi olsun, içinde “Hakkâri’nin lâlesi de olsun Yozgat’ın nergisi de olsun,” sözü; Sayın Devlet Bahçeli’nin barış adına “taşın altına koyduğu el” ve Sayın Özgür Özel’in “barış neredeyse biz oradayız,” diyen kararlı duruşu, toplumu sakinleştiren yaklaşımlarıyla yeni bir dönemi işaret etmektedir.
Munzur, Gabar ve Cudi’de silah seslerinin susması, yalnızca Türkiye için değil, Ortadoğu’da da kalıcı bir huzurun müjdesi ve barışın en güçlü delilidir.
Namlu siyasetinin sonuna gelinmiştir.
Eğer bu tarihi süreç kesintiye uğramaz ve siyaseten başarıyla sonuçlanırsa, bu, Türkiye halkının topyekûn özgürlük bayramı olacaktır.
Komünal değerlerden beslenerek, demokratik entegrasyon ve dayanışma temelinde demokratik toplumu hedeflemek, ellerin tetikten çekilmesiyle somutlaşan bu adımla güçlenmektedir.
Bu gelişme, Türk ve Kürt halklarının yeniden kardeşliğine dair en büyük alamettir.
Toplum olarak barışa hazırlanmak; yarının aydınlık ve berrak günlerine doğru bir ruhsal arınma içinde olmak, bütün barışseverlerin en büyük özlemidir.
Bu arınma, ruhların kin, nefret ve ön yargılardan temizlenmesi, kalplerin sevgi ve hoşgörüyle dolması demektir.
Süreç sağlıklı işler ve provokasyonlara izin verilmezse, apaydınlık günlerin eşiğinde, o pırıl pırıl şafağın ışığı yarınları aydınlatacaktır.
Devletin bu süreçte barışa yönelik sergilediği duruş, sadece bir dilek değil, aynı zamanda kararlı bir iradenin yansımasıdır. Bu duruş; adaletin, eşitliğin ve karşılıklı saygının hüküm sürdüğü bir dünya için atılan her adımın somut karşılığıdır.
Bu bağlamda, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin barış sürecine dair yaptığı çıkışlar ve eski HDP Eş Genel Başkanı Sayın Selahattin Demirtaş’a yönelik gösterdiği yapıcı tutum, korkuların ve tabuların yıkılabileceğini, siyasetin imkânlarının genişleyebileceğini göstermiştir.
Selahattin Demirtaş’ın da bu sürece verdiği tereddütsüz destek ve Sayın Bahçeli’ye “tabuları yıktı, korkulara teslim olarak barışın inşa edilemeyeceğini gösterdi” diyerek teşekkür etmesi, farklı siyasi çizgilerin dahi ortak bir barış zemininde buluşabileceğine dair umutları büyütmüştür.
Bu ara nefesler ısrarla barışı solumalı, akıl ve vicdan onu inatla inşa etmelidir.
Yarının barışı; sadece eli namluda olanların sustuğu değil, aynı zamanda:
Kalplerdeki fırtınaların dindiği,
Gözyaşlarının akmadığı,
Ön yargıların ortadan kaldırıldığı,
Anlayışın öne çıkarıldığı ve empati köprülerinin kurulduğu o aydınlık günlerde ruhlarımızın yıkanmasıyla mümkün olacaktır.
İnsanlığın ortak vicdanında yankılanan bu dilek, her birimizin üzerine düşen sorumluluğu hatırlatır: Barışı sadece namluların susması değil, onu her an, her yerde yaşatmak ve gelecek nesillere apaydınlık bir miras bırakmak temel görevimizdir.
Yaşasın Barış!
n.asln